Kıbrıs Barış Kültürü Merkezi (CPDC) Başkanı Meltem Onurkan-Samani, Kıbrıs sorununda yeni bir yönteme ihtiyaç olduğunu belirterek, sivil toplumun bu kez çözüm sürecine sadece sembolik değil, yapısal ve etkili biçimde dahil edilmesi gerektiğini vurguladı.
Onurkan-Samani, Kıbrıs Barış Kültürü Merkezi’nin çalışmalarının insanları yalnızca bir araya getirmeyi hedeflemediğini belirterek, bir araya gelindiğinde esas meselelerin konuşulabildiği, çözüm önerilerinin üretildiği ve yurttaşların sürece aktif biçimde katılabildiği yeni bir sivil toplum modeli oluşturmaya çalıştıklarını söyledi.
Kıbrıslıların öncelikle Lefkoşa’da kendi aralarında bir ortak zemin yaratabilmesinin önemine dikkat çeken Onurkan-Samani, “ortak zemin var mı?” diye sorulur. Asıl mesele, bu ortak zeminde en azından sivil düzeyde buluşup buluşamadığımızdır. Bu, çözüm açısından hayati önemdedir” dedi.
Meltem Onurkan-Samani, Kıbrıs Barış Kültürü Merkezi (CPDC)’nin yürüttüğü çalışmalar, devam eden projeler ve sivil toplumun barış sürecindeki rolüne ilişkin değerlendirmelerde bulunurken, Voice Kıbrıs Haber’in sorularını yanıtladı.

·VOICE: Kıbrıs Barış Kültürü Merkezi (CPDC) nasıl kuruldu?
Onurkan-Samani:
Kıbrıs Barış Kültürü Merkezi (CPDC), Crans Montana’da Kıbrıs müzakere sürecinin çökmesinin ardından, 2020’den sonra taraflar arasında ortak zeminin neredeyse tamamen ortadan kalktığı bir dönemde kuruldu. Bu son çöküşle birlikte, iki tarafın pozisyonlarının artık birbiriyle uyumlu olmadığı ve mevcut yöntemlerle ilerlemenin mümkün olmadığı çok net biçimde ortaya çıkmıştı.
Tam da bu koşullarda, Kıbrıslıların sivil toplum düzeyinde bu yeni duruma adapte olabilmesi ve çözüm üretmeye devam edebilmesi amacıyla CPDC’yi kurduk. Kuruluş sürecimiz, Kıbrıs meselesinde neden tekrar tekrar başarısız olunduğunu sorgulayan, iki toplumdan kaygılı ve sorumluluk hisseden bir grup insanın bir araya gelmesiyle başladı. CPDC, umudun tükendiği bir dönemde, çözümsüzlüğe ve Statüko’nun devamına razı olmayan Kıbrıslıların ortak aklını ve deneyimini bir araya getirme çabasının ürünüdür.
İlk toplantıyı çok net hatırlıyorum. Sayın Mustafa Akıncı ile Sayın George Vassiliou, onursal ve sembolik olarak bu toplantıya eş-başkanlıklık ettiler. Ne yazık ki bugün artık aramızda olmayan Sayın Vassiliou, sağlık sorunları nedeniyle toplantıya telefonla katılabilmişti. Bu, iki toplum arasındaki ortak irade arayışı çalışmalarına sembolik bir destek ifadesiydi.
Ardından Köşklüçiftlik’teki merkezimizde düzenli toplantılar yapılmaya başlandı. Bu toplantılara iki taraftan eski müzakereciler, eski dışişleri bakanları, müzakere heyeti üyeleri, siyasi parti temsilcileri ve sivil toplumdan çok sayıda kişi katıldı. Hem karar verici düzeyde hem de sıradan Kıbrıslıların katılımıyla geniş bir istişare zemini oluşturduk.
Bu çalışmalar sonucunda çok önemli bir tespitte bulunduk: Sorun müzakerelerin içeriğinde değildi. Ana başlıklarda, bazılarına göre yüzde 90’ın, hatta yüzde 95’in üzerinde yakınlaşmalar zaten sağlanmıştı. Asıl sorun, sürecin yönteminde ve tasarımındaydı. Siyasi bir barış anlaşmasının mümkün olduğu ortadaydı; ancak süreç doğru kurgulanmamıştı.
Bu nedenle Kıbrıs Barış Kültürü Merkezi (CPDC) olarak odağımızı müzakerelerin yöntemi ve süreç tasarımı üzerine yoğunlaştırmayı tercih ettik. Eğer Kıbrıs meselesine bir çözüm bulunacaksa, bunun ancak yeni bir metodoloji ve yeni bir yol haritasıyla mümkün olabileceği açıktı. Çünkü eski yöntemler her seferinde süreci tıkamıştı.
Bu çerçevede, ucu açık olmayan, zaman sınırlaması olan, aşamalı ve sonuç odaklı bir müzakere sürecinin nasıl tasarlanabileceği üzerinde çalıştık. Ayrıca, müzakereler başlamadan önce olası uzlaşmazlıkların nasıl çözülebileceğine dair mekanizmaların geliştirilmesi gerektiğini savunduk. Amacımız, sürecin bu kez gerçekten sonuç alıcı olmasını sağlayacak bir çerçeve ortaya koymaktı.

·VOICE: Projelerin uygulanması noktasında ne gibi faaliyetler yürütülüyor?
Onurkan-Samani:
Kıbrıs, bölünmüş bir şekilde yaşamak için aslında çok küçük bir ada. Ama ne yazık ki çözüme de ulaşamıyoruz. Oysa barış içinde, birlikte yaşamı kurgulayabiliyor olmamız gerekirken bu bugüne kadar başarılamadı. Bu nedenle biz, çözümsüzlüğün günlük hayatta yarattığı insan hakları ihlallerini görünür kılmayı temel bir çalışma alanlarımızdan biri olarak belirledik.
İlk projelerimizden biri, Kıbrıs meselesi kaynaklı olarak insanların günlük yaşamlarında karşılaştıkları hak ihlallerini sistematik biçimde belgelemek oldu. İki yıl boyunca özellikle Kıbrıslı Türklerin Güney’de, Kıbrıslı Rumların ise Kuzey’de karşılaştıkları ayrımcılıkları ve yapısal engelleri kayıt altına aldık.
Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olan Kıbrıslı Türklerin şikâyetleri arasında Güney’de sivil toplum örgütü kuramamak, banka hesabı açamamak, sağlık hizmetlerine erişememek, adres sahibi olamamak ve karma evliliklerden doğan çocukların yurttaşlık alamaması gibi ciddi sorunlar bulunduğunu tespit ettik. Aynı şekilde, Kıbrıslı Rumların kuzeye geçtiklerinde Kıbrıs meselesi kaynaklı olarak karşılaştıkları sıkıntıları da raporladık; en basit bir trafik ihlalinde bile, durum netleşene kadar kişilerin tutuklu kalabildiği, uzun ve zorlayıcı süreçler yaşandığını gördük. Bu sorunların sistematik biçimde belgelenmesi, Kıbrıs meselesinin çözümsüzlüğünün her iki toplumun günlük yaşamında yarattığı yapısal hak ihlallerini görünür kıldı.
Bunlar zamanla “normalleştirilen” ama aslında insanların yaşam kalitesini ciddi biçimde düşüren ihlaller. Ve bu ihlallerin temel nedeni, Kıbrıs meselesinin çözümsüzlüğü. Biz de bu yapıyı görünür kılmayı ve sorunun kaynağını deşifre etmeyi hedefledik.
Bu kapsamda, yaşanan ihlalleri hem uluslararası hem de iki taraftaki insan hakları mekanizmalarına raporlamaya başladık. Bu süreç hâlen devam ediyor. Şu anda web sitemiz üzerinden insanlar online olarak şikâyetlerini iletebiliyor ve dosyalayabiliyor.
Bizim “yeni sivil toplum anlayışı” dediğimiz yaklaşım tam olarak burada devreye giriyor. İnsanları sadece bir araya getirmek için değil; bir araya geldiklerinde gerçek sorunları konuşabilecekleri, çözüm üretebilecekleri ve süreçlere aktif olarak katılabilecekleri bir model inşa etmeye çalışıyoruz.
Bizim için barış, sadece müzakere masasında değil; insanların gündelik hayatında hissedilmesi gereken bir olgudur.
·VOICE: Projelerle ilgili olarak iletişime geçtiğiniz, görüş alışverişinde bulunduğunuz kurumlardan söz eder misiniz?
Onurkan-Samani:
Her iki taraftaki siyasi partilerle, parti başkanlıklarıyla ve Kıbrıs konusundan sorumlu ekipleriyle düzenli temas halindeyiz. Aynı şekilde, mümkün olduğu ölçüde liderlerle ya da onların yetkilendirdiği ekiplerle görüşmeye istekliyiz. Çünkü bizim temel amacımız sonuç almak. İyi niyetli bir iş birliği içinde, katkı koyarak sürece yardımcı olmak istiyoruz.
Bu çerçevede, ilerleyen aşamalarda garantör ülkeler – Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’tan paydaşlarla da temas kurabilecek bir noktaya gelmeyi hedefliyoruz. Ancak bunun için önce çok temel bir aşamanın tamamlanması gerektiğine inanıyoruz.
Öncelikle Lefkoşa’da, Kıbrıslıların kendi aralarında bir ortak zemin oluşturabilmesi gerekiyor. “Ortak zemin var mı?” sorusu sıkça soruluyor. Biz bu zeminin en azından sivil toplum düzeyinde inşa edilip edilemeyeceğine bakıyoruz. Çünkü kendi aramızda anlaşmadan, dış aktörlerle yürütülecek temasların kalıcı ve etkili olması mümkün değil.
Bugün Kıbrıs meselesi sadece garantör ülkelerle sınırlı bir konu da değil. Bölgesel ve küresel dinamikler de sürecin bir parçası haline geldi. Ancak henüz bu aktörlere dönük bir lobi aşamasına gelmiş değiliz. Önce Kıbrıslıların kendi aralarında konuşabilmesi, uzlaşabilmesi ve ne istediğini netleştirmesi gerektiğini düşünüyorum.
Çözüm dışarıdan dayatılırsa kalıcı olmaz; ancak Kıbrıslıların kendi ortak iradesiyle mümkün olabilir.
·VOICE: Liderlerin son olarak ara bölgede görüşme yaptığı saatlerde, sivil toplum örgütleri de farklı bir binada BM yetkilileri ile bir araya geldi. Sizce iki toplantının aynı gün ve saatte gerçekleşmesi bir rastlantı mı yoksa BM bundan sonraki süreçte müzakerelerle ilgili farklı bir yöntem mi uygulamayı düşünüyor?
Onurkan-Samani:
Bunun tamamen tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Bu bir mesaj olabilir. Bir yanda siyasi liderlerle resmi temas yürütülürken, diğer yanda sivil toplumun aynı gün ve aynı zaman diliminde BM ile bir araya gelmesi sembolik açıdan önemliydi.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in raporlarında da açıkça vurgulandığı gibi, bundan sonraki süreçte sivil toplumun ve özellikle kadınların daha etkin biçimde sürece dahil edilmesi gerektiği ifade ediliyor. Ancak asıl mesele şu: Bu dahil olma nasıl gerçekleşecek?
Sivil toplumun sürece katılımı sadece toplantılara davet edilmekle sınırlı kalmamalı. Katılımın yapısal, düzenli ve etkili bir mekanizmaya bağlanması gerekiyor. İşte burada bizim katkı koymamız gereken alan başlıyor. Eğer yeni bir yöntem konuşulacaksa, bunun sadece diplomatik formatta değil, toplumsal zeminde de tasarlanması gerekir. Sivil toplumun katılımı sadece davet edilmek değil, yapısal ve karar süreçlerini etkileyen bir mekanizmaya bağlanmalıdır.
Bu nedenle o gün yaşanan paralel toplantı, bana göre sivil toplumun bundan sonraki süreçte daha görünür ve daha organize bir rol üstlenmesi gerektiğine dair güçlü bir işaretti.

·VOICE: Ara bölgedeki sivil toplum örgütleri toplantısında neler konuşuldu?
Onurkan-Samani:
Toplantıda ilk sözü ben aldım ve özellikle şu noktayı vurguladım: Bu mesele artık sadece kapalı kapılar ardındaki resmi müzakerelere bırakılmamalı. Sivil toplumun ve yurttaşların bu sürece aktif ve yapılandırılmış biçimde dahil olması gerekiyor.
Ayrıca, sürecin bugüne kadar neden tıkandığını hatırlatarak, yeni bir metodoloji ihtiyacına dikkat çektim. Eğer aynı yöntemle ilerlenirse aynı sonuçların alınacağını söyledim. Bu nedenle daha kapsayıcı, aşamalı ve sonuç odaklı bir süreç tasarımının gerekliliğini dile getirdim. Aynı yöntemle ilerlersek aynı sonuçları alırız.
Ardından diğer örgüt temsilcileri de kendi önceliklerini ve beklentilerini aktardı. Ortak nokta şuydu: Toplumun sürece katılımı artık sembolik değil, gerçek ve etkili olmalı. Barış yalnızca liderlerin değil, toplumun da sahiplenmesi gereken bir süreçtir.
VOİCE KIBRIS HABER 2026




