“Ben” değil “Biz” ve Mimarlık - Voice Kıbrıs Haber
KIBRISKültür Sanat

“Ben” değil “Biz” ve Mimarlık

simzer-kaya-resim-1Gezegenimiz Dünya; Doğaya karşı,insana yönelik yaratılan düzen içinde yaşayan biz kullanıcıların “ruhundan gözüne yansıyanların” bir parça anlatabilme çabası ile Mimarlık ve Yaşam:

Yaşadığım yer, ”evim” Sosyal psikolojiye olan etkisinden diyor uzmanlar, doğaya ihtiyaç duyan bizlerin, bu pencerem sayesinde,  hala doğal ışığı alabileceğim bir sabaha açıyorum gözlerimi.  Toprağa dikildikten sonra yaklaşık 3 yıldan itibaren meyve vermesi olası olan ve aralıksız 30 ile 35 yıl boyunca meyve veren, çok hoş kokuya sahip beyaz bu çiçek, kırmızı meyveleri andıran içinde iki çekirdek bulunan Kahve ağacı, her yudumda elimdeki kahvenin doğadaki yerini tadıyorum.

Hayaller de değişen düzene göre şekil değiştirebiliyor. Benimkisi belki şimdiki dünya düzenine göre fazla iyimser, hatta olanaksız, belki bazıları için utopik. Yıllardan beridir hayalini kurduğum, ülkenin en güzel bölgelerinin birinde, şehrin kaosundan uzak, doğa ile iç içe yaşama hasreti ve merakı ile bir yer, doğadan bir parça toprak arıyordum. Evet arayıp bulabileceğimiz, bir fiyatı olan doğanın sahip olduğundan çok insanların ev sahipliği yaptığı toprak.  Benim bildiğim toprak, üzerinde yürürken göz seviyemde görebildiğim çevre, biz insanların ve diğer bitki örtüsünün beslendiği temel kaynaktır.

Artık tüm dünyada, toprağın özündeki kullanım değil, kirlenmemiş havanın, suyun, toprağın olduğu, doğaya saldığımız zehirli gazları azaltıcı önlemlerin alındığı, ve karşılığında tespitlere göre sertifika verildiği,  temizlenmiş veya hala kirlenmemiş, fiyatları katlanarak satılan yerler, toprağı değerli yapan özellikler haline gelmiştir. Henüz, gelişime açılmamış ki buna insanoğlu gelişmek diyor, şehrin değil, gerçek akbabaların yaşadığı dağlık, kırsal bölge diye bir yer maalesef kalmamış. Peki, yaşadığımız bu dünyayı tasarlayanlar ve inşa edenler neden önemli?

Mimarın çizdiği senaryoyu yaşayan kullanıcılar olduğu gibi, Senaryonun, temel yaşam oluşum örneğini sergileyen kullanıcılardır. Bu iki çekirdeğin birbirine bağlanması başarılı bir yapının meyve vermesi anlamına gelmektedir.  Mimarlık, insanların yaşayabilecekleri yerleri tasarlayan, bilim ve teknoloji ile el ele çalışan bir sanattır. Arzulanan ve bekleneni tanımak, veya keşfetmek, sunmak, yaratmak, ortaya koymak, geliştirmek, sevmek, sevdirmek, toprağın üstüne inşa etmeden, dokunmak, dokundurabilmek, mikro ölçekten, konut, mobilya, makro ölçeğe, kentsel tasarım, hastane, okul, peyzaj gibi projeleri içeren geniş bir yelpazeye sahiptir.

Tüm yapılan çevresel analizler, oluşturulan statsikler sonucunda, Çevreye uyum sağlarmışcasına duran, daha çok benimle derin iletişim kurmak için gibi görünen, yüksek teknoloji ile tasarlanmış, ışıltılı bu  yapınn içerisinde ruhumu kaplayan garip bir huzursuzlukla oturuyorum. “Yaşamamımın çizildiği  alandayım.” Gökyüzüyle hiç bu kadar yakın durmadığımız gibi, toprak ile ise hiç bu kadar uzak kalmamıştık. Geniş cam köşemin en can alıcı yerinde oturmuş geriye kalan manzarayı izliyorum. Geriye kalan derken yanlış anlamayın, hala bir mavi deniz, gökyüzü, gururlandığımız tarihi yapılarımız ve çağdaşlığı yansıtan modern dünyanın yeni malzemeleriyle bezenmiş ışıltılı gökdelenlerin arasından görünen yeşillerimiz var. Karşımdaki manzara o kadar renkli ki, toprağa ektiğimiz o kadar bina varken, Doğal ortama yeni bir anlayış veren, bizim gibi bitkilerin de nefes aldığı yeşil binalarımız, her biri bir orman, bir olimpik park, festival alanı gibi, ormanlarımız gökyüzüne doğru büyüyor. “Doğadan çalınanların yerine yüzsüzce diktiğimiz yüksek teknolojik Mimari eserler, virus gibi gezegenimiz Dünyaya metastas yapmış ”

Koloni halinde herkesin bir arada yaşadığı yapılar diyarı burası. Koloni derken yanlış anlamayın, Koloni tanımı sömürgecilikle bazen karıştırılır, yeni fethedilen ülke sömürge değil, onu kuran devletin normal bir parçasıdır.

Burada “Koloni, bir yeri ele geçirdikten sonra kendi insanlarını yerleştirerek meydana gelen yeni yurt yapısıdır.”  Henüz sömürgeye geçmediğini düşündüğümüz bu yapı, Yapı kolonyalizmin ta kendisidir. Zenginleşmek ve daha güçlü olabilmek ve hep “daha” olabilmesi için çevremizin resmini çevreleyen yapılar, Kapitalist ahlakın tezlerinden bir tanesi de sürekli üretip ürettiğini sürekli tüketmek olduğuna göre, bu tüketim ihtiyacını artırarak üretimi hızlandırmak için tüketicinin beklentilerini yüksek tutmayı başarmaktadır. Bu başarı aslında, daha çok mutsuz insanlar yaratmıştır.  Elimizdeki maddi ve manevi değerlerin yetinme duygusunu köreltmiştir. Toplumun manevi dinamikleri olan değerlerin hayatımıza yeniden hakim olabilmesi mümkün mü? Bu dinamiklerin değişimde Mimarlığın rolü nedir?

Barınma anlayışının yerine, Lüks kavramını beraberinde getiren Müstakil konutlar, apartmanlar, gökdelenler,toplu konutlar bugünkü sisteme göre hergün yeniden şekilleniyor. Yaşam anlayışı değiştikce , tasarlanan barınaklar artık barınak olmaktan çıkıyor. Daha fazlasını isteyebileceğini öğreten sistem, bir çatıdan çok daha fazlasını verebiliyor. Kentler  değişiyor. Tüketim kültürünün bir parçası haline gelen Mimarlık, toplumda barınma işlevinin yanı sıra toplumsal yaşamda bir kimlik ve statü aracı olarak kabul görmekte, sosyal bir rol üstlenmektedir. Bireylerin toplumsal ve ekonomik gücünün göstergesi haline gelen, sosyal statüsünü yansıtabileceği, kimliğini teşhir edebileceği bu aracı en belirgin bir şekilde kullanmaktadırlar.

Hani yüz yüze olan sohbetler hep daha etkilidir, çünkü 5 duyumuzu bir ölçüde yansıtabildiğimiz yaşanan bir durumdur. Hala telefonda değilde, yüz yüze konuşmalıyız dediğimiz önemli olaylar vardır hayatımızda. İşte o göz temasını arar ya insan, manevi güce sahip olduğunu hissetiği hayatlarımızda değer verdiklerimiz vardır. Ailemiz,dostlarımız,bağ kurup, anı biriktiriğimiz olaylar ve maddeler.

Herkes bu muhteşem çağdaş modern insanı yansıtan binaların altında yaşıyorken insani değerlerimiz, sosyal ilişkilerimiz nasıl da bu kadar kopuk kalabiliyor? Bu kolonyalizmin karınca kolonisinden farkı ne biliyorumusunuz? Gün geçtikce kurulan sistemle beraber üretim ilişkilerinin artarak çoğalması,bir diğer taraftan sosyal üretim  ilişkilerinin zayıflamasına neden olmuştur. Üretim ilişkilerinin gücü örgütlenerek ilerleyen üretimin yanında, ortaya çıkarılan ürün ile ilişki kurabilen çalışan kesimin  ancak sosyal üretim ilişkileri kökleşebilir.  Örgütlenme ve görev dağılımlarıyla birlikte bir arada yaşayabilen, birbirleriyle sürekli dayanışma içerisinde olan karıncalar,  evrim teorisine ters düşmektedir. Her canlı hayatta kalabilmek için bir mücadele halinde olduğu gibi karıncalar  bireysel olmadıkları için “ben” duygusundan önce “biz” duygusunu benimsemişlerdir. Karıncaların bu sistemi insanlar üzerinde pek de uyarlanamaz. Çünkü insanlar kişisel çıkarı, örgüt çıkarlarından üstün tutmuştur. Böylece sosyo-ekonomik birliktelikler kalıcı bir huzur bırakmamıştır. Yükseklere taşındığımız bu yapıların içerisindeki sosyal ilişkilerimiz nasıl şekillenmiştir? Şehre nasıl yansımıştır?

Eski bir dostumu ziyaret için kendimi sokağa attım. Yürüyebileceğim yerler planlanmış, yorulunca oturabileceğim banklar, gideceğim yere gidebilmek için hergün daha da hızlanan ulaşım sistemlerinden biri olan yer altı trenleri tüm dünyada en çok kullanılan ulaşım aracı haline gelmiştir. Şehrin altını da görebilen insanoğlu, hem göklere hem de toprağın altına ulaşabiliyor. Cümlelerin yerini alan kelimeler, emek vermeyi, daha hızlısı daha akıllısı olan teknolojik aletlere bıraktı. Şehri oluşturan her öge ile ilişkisini görerek gitmek ise nasılda zaman kaybı değil mi? Zamana verdiğimiz önemi kendimiz için de verebiliyormuyuz? Dünya hergün daha da küçülüyor. Mesafeler eskisi gibi uzak değil. İnsan istediği her yere gidip gelebiliyor. İnsanlar artık çok daha hızlı. Peki bu kadar hız ne için?

Efsanevi yaşamları toplu konutlarla sunan, çalıştığımız o büyük şirket binalarını tasarlayıp piyasaya koyan bu sistem, sokakları ayırıp, adalar halinde kenti bölüyor. Şehrin bütünlük anlayışı kayboluyor.  Kentteki kamusal alanların git gide özelleşmesi, hesapsızca doğa ile birlikte uyumun unutulmuşluğu, etraftaki kırsal alanları da beraberinde kirletmesi, hırpalaması Kentin bütüncül kaybına ciddi bir sorun göstergesidir.

Öte yandan bende bir başkasının manzarası oluyorum.

Doğa izliyor, entegrasyonumu ölçüyor, uyumsuzluk gösterdiğim her duruma tepki veriyor, kızıyor..    Sanki insanlığın değil de doğanın bize ihtiyacı varmışçasına tüm kaynakları biz yaratıyor üretiyormuşçasına tüketerek aslında geleceğimizi şekillendirdiğimizi biraz geç  fark ettik.  Bu nasıl bir kibir ki bizdeki, nesnelerin ve olayların karşılıklı ilişkilerinin değişim göstermesinin döngüsünü ellerimizle bozarak, kendi döngümüzü yaratabilecek kadar da doğanın gözünde saygınlığımızı kaybetmeyi göze aldık.İnsan düşüncesinin en temeli ve en dolaysız kaynağı doğrudan doğruya ve yalnız başına tabiat değil, tabiatın insan tarafından değiştirilmesidir; insan aklı, tabiatı değiştirmeyi öğrendiği ölçüde artmıştır.

Rant odaklı mimari yapıların çoğalması , nitelik fukarası binalar ile birlikte emlak piyasasında yapılan açgözlü saldırının kurbanı kullanıcılar ve katledilen Mimarlık artık vazgeçilmez ve olması gerekenin en doğal olduğu bir yapı haline gelmiş bugünkü  mimari ve doğanın içine yerleştirdiğimiz mimari  eserleri Katledilen Doğaya karşı günümüzde  akıllı binalar, yeşil binalar, ekolojik, sürdürülebilir Teknik çözümlemeler , özellikli malzeme üretimleri seçimleri, sürdürülebilen enerji kaynaklarının yaratılması, vb. gibi bugünkü dünyamızda, keşkelerimiz her gün daha fazla çoğalmasın diye önlemlerin alındığı bir düzen, sistem yaratılırken doğa ile uyumlu neden bir anlaşma sağlayamadık? Başka bir yol başka bir anlayışı yaratırken yeni  çağ Mimarlık önce Doğayı tanımak için adım atmalı ve bugün barışmalı…

Yaşam tarzlarının gelişimine sosyal ekonomik sistemin değişimi ile direk etkilenen mimarlık  başka bir anlayışı ile bugünkü karşılaşılan sıkıntılar giderilebilir. Gündelik yaşama kendini teslim etmeyen mimarlık, mimari değeri arka plana itmeyerek, reklam pazarlama satış aracı olmadan sunulan konsept projeleri, ideal “yaşama alanları” yaratmaya zorlanan kişiler olmaktan çıkmış bir Mimarlık.

“Ben” değil “Biz” olarak koloni yaşamına kendini adapte etmiş karıncalar gibi yaşamalı insan. Arılar gibi tek düze robotlaşmış yaşam kuran değil de dertlere ortak çözüm arayan. Varlıkta yoklukta el birliği ile çalışan bir ekip olmal. Yaşadığımız ülkenin yapılaşma sürecinde diğer ülkelerdeki kullanıcıların “Mimar” ve “Mimarlık” anlayışına bakış açısı farklılıklar içermektedir.  Maalesef bu bakış yasal süreç içinde formalite bir araç olarak kullanılmak, bizleri üzdüğü gibi inancımızı köreltiyor. Peki bunun karşısında biz ne yapıyoruz? O halde kendimizi kullandırtmamalıyız. Bunun suçlusu ve sorumlusu bir bakıma kendimiziz.

Rant odaklı mimari yapıların çoğalması, nitelik fukarası binalar ile birlikte emlak piyasasında yapılan açgözlü saldırının kurbanı kullanıcılar ve katledilen mimarlığı kurtarma hususunda “Mimar” olabildiğince tarihi, kültürel, doğal çevreyi koruma ve insana saygı konusunda öğrendiklerini maksimum düzeyde kullanan kişi rolünde olmalı.

Memur zihniyetli bürokrasi anlayışı ile işleri yokuşa süren, dağınık çalışan, yetersiz kadro nedeni  ile planın gerekleri bir türlü sonuçlandırılamayan, siyasilerin parmağında oynattığı yasalar, imarsız planlaşmaya göz yuman , buna alet olan meslek grupları, yerel yönetimler, özel ve kamusal standartları belirleyemeyenler, mimarlığın müzayede açık arttırmaya dönüştürüldüğü bu acımasız ve ahlaksız yarış içerisinde, hiçbir etik kuram, planlı gelişme ve medeni yaşamdan bahsedilemediği gibi,mimarın yaratıcı mimarlığından da bahsedilemez.

Yeni bir Mimari anlayışa bürünecek olursak mesleğimizi icra ederken öncelikli bireysel ahlakın toplumsal ölçeğe taşınabilmesini başarmaktır. Yapılaşma sürecini iyi yöneten ve sonrasında yaşamı “biz” yapan orkestranın şefi görevinin sorumluluğunu unutmamalıdır.

Gelişmişliği yansıtan yapılar, yürüyebileceğimiz sokaklar, meydanlar, teknolojiyi dibine kadar kullanırken hız, pratiklik, daha az zamanda daha çok iş bitirebilmek, bir yandan da doğanın tüm kaynaklarını emerken, kendi doğamızı  unutmama çabalarımız ironi bir şekilde hissedebileceğimiz doğal paylaşımlarımıza tutunurken , iletişim odaklı teknolojik mekanizmaların bizi ele geçirmesine daha çok göz yumduğumuz, ürüne bağımlı ilişkilerin her gün güçlenirken, insan ilişkilerinin zayıfladığı , katlettiklerimizden geriye kalanları da kullanarak önce yok etme alışkanlığımızdan sonra da cebimizi daha çok doldurmanın yolunu ararken, dünya hala güzel…diyebiliyor muyuz?

Kapımı açıyorum, doğanın gerçeği, yaratılan yapay dünyayı, maddeyi ve manevi değerleri güya barınmakla kalacak olan bizleri bu yeryüzünde hala taşıyorken, hala kabul eden tabiata, bu yüzyıla kadar insanoğlunun verdiği hasardan sonra, başka bir dünya kurmasını isteseydik, bize nasıl bir yaşama alanı sağlardı sizce? Hala kapıyı açabiliyorken, içinde kalabilmeyi sanırım hepimiz öğrenebiliriz…

 

Saygı ve Sevgilerimle

                   

Simzer KAYA

 

Mimar /  MA  Architect 

BA EMU / UCA UK                                                                                                                                                               

                                                                                                                          

 

Benzer Haberler

Başa dön tuşu